Hayvan Çiftliği – Orwell

Orwell Duvar Yazısı
Bütün hayvanlar eşittir, ama bazıları daha eşittir.

George Orwell’in komunist Rusya’da, devrimi, öncesini ve sonrasını büyük bir maharetle hicveden klasiği Hayvan Çiftliği, aslında günümüze de ışık tutan bir metin.

Orwell bu küçücük kitapta bütün bu süreci büyük bir maharetle alaya almış ve ipliğini pazara çıkarmış.

Eşitlik ve özgürlük nidaları altında iktidar ve baskının yavaş yavaş serpilmesini, bunlar olurken karşı çıkanların susturuluşunu ve yandaşların baskı politikalarına mantıklı gerekçeler üretmesini, bu esnada insanların davanın ya da devrimin özünü gözden kaçırmalarını nefis bir dille anlatıyor.

Eğer henüz okumadıysanız, aşağıda bazı alıntılar bulacaksınız. Bu linkten Halide Edip Adıvar çevirisi olan eski MEB versiyonunu okuyabilirsiniz. Daha modern bir çeviri için buradan kitabı satın almanızı öneririm.

  • Bütün hayvanlar eşittir ama bazı hayvanlar diğerlerinden daha eşittir.
  • Dışarıdaki hayvanlar bir domuzların yüzlerine, bir insanların yüzlerine bakıyor; ama birbirlerinden ayırt edemiyorlardı.
  • Dört ayak iyi,iki ayak kötü!
  • Bütün insanlar düşmandır! Bütün hayvanlar yoldaştır!

Bir ara fark edildi ki sütler ve olgunlaşan elmalar ortadan kayboluyordu. Daha sonraları anlaşıldı ki tüm bunlar domuzlara veriliyordu. Hemen Napoleon açıklama yaptı: aslında tüm bunları yemekten zevk almadıklarını, yalnızca bunlara ihtiyaçları olduğunu ve domuzlar olmasa Jones’un geri döneceğini söyleyerek tüm halkı bu konuda ikna etti.

 

Dünyanın En Büyük Camisi

Fotoğraf : Selimiye Camii, Enver Şengül , Kaynak : Edirne VDB Web Sitesi

Çamlıca’ya yapılacak olan yeni caminin detayları ortaya çıktıkça, Türkiye’nin 2012’de geldiği mimari ve estetik cehaletin boyutları da ortaya çıkıyor.

Başbakanlık tarafından Şehircilik Bakanlığı bünyesinde bu caminin yapımı için görevlendirilen Hacı Mehmet Güner’in Milliyet’e verdiği röportajı buradan okuyabilirsiniz.

Proje büyüklük olarak çok iddialı. Ecdadın yaptığından da geniş kubbe kullanacağız. Minareleri dünyadaki en yüksek cami olacak. Medine-i Münevvere’yi (Minaresi 105 metre) bile geçeceğiz. Minimum 6 minare olacak ama bir sürpriz de olabilir.
(…)
Çizimler ne zaman başladı?
20 gün falan oldu. 1,5 -2 ayımızı daha alır. Kolay değil büyük ve önemli bir proje yapıyorsunuz.
(…)
Muhafazakar kesimde de büyük camiye karşı bir tereddüt var…
Dünyada çok örneği var. Her dönem mimari eserleriyle anılır. Paris’teki Eyfel Kulesi niye yapılmıştır veya Viyana’daki kule. Her dönem kendi mimari eserleriyle anılır. Geleceğe bir miras bırakmak bu dönemi anma adına bence güzel bir yaklaşım. Bunun fonksiyonu cami olur, başka bir eser olur. Herşeyle anılabilir dönemler. Yanlış olduğunu zannetmiyorum.

Hacı Mehmet Güner, Milliyet Röportajı, 04.07.2012

Eğer Milliyet tümden asparagas bir röportaj yapmadıysa, benim görüşüm odur ki modern zamanların en büyük mimari faciası İstanbul’un başına gelmek üzere!

Neden?

Bence bu konuya öncelikle İslam ülkelerinin durumu açısından bakmak gerek. Ekonomik üretim, bilim ve teknoloji konularında 1.1 milyar insandan oluşan İslam coğrafyasının son 600 yıldır müspet bir atılımı yok. Dünya tarihine geçen fizikçiler, matematikçiler, doktorlar, teknoloji önderleri, bilim adamları, edebiyatçılar, yazarlar yok. Felsefe, mantık, doktrin konusunda geri, ama tüketim ve küresel kapitalizme uyum konusunda ileri bir topluluk bugünkü Müslüman ülkelerin vatandaşları.

Hamaseti ve siyasi argümanları bir kenara bırakırsak gerçek bu.

İslam coğrafyasında çok önemli bilim kurumları yok mu? Elbette var, ama bu coğrafyanın bir tane bilimsel, akademik saygınlık olarak yüksek dergisi var mı?

Değerli dostlar, dünyada çağdaşlığın formülü bulunup çözüleli çok oldu. Dindar ya da değil, ama bir felsefeye yaslanan, dünya standardında bilim üretip, sorgulama – eleştiri geleneğini içselleştirmiş, toplumun tüm kesimleri ekonomik hayata katılan, bilimin buluşlarını teknoloji üretimi ile endüstrileştirip, dünyaya bilgi-teknoloji ve hizmet satan bir ülke olarak kalkınabilirsiniz, ama bunu bir de ortak görsel kültür ve mimari, aktif ve etkin bir sanat ortamı, toplumsal hayata etki eden kültürel programlar, basın özgürlüğü ve mümkün olduğu kadar az göstermelik (!) bir demokrasi ile birleştirebilirseniz, o zaman size uygar, çağdaş denir.

Bunları yapamayan toplumların dünyadaki yeri, modern bir kölelikten ibarettir. Cehalet, egemen bir tüketim kültürü, az gelişmiş eğitim politikaları, özgür olmayan üniversiteler, montaja dayalı ve argeden yoksun endüstri, hamasete dayalı siyaset ve kadının toplumsal hayattaki yerinin azaltılma çabaları bu hastalığın semptomları olarak karşımızda belirir.

Utanarak söylemek gerekir ki, İslam coğrafyasındaki pek çok ülke bu durumdan muzdarip.

Oysa 14.YY’da, Avrupa’da İncil ve Aristo’dan sonra en çok basılan kitap, İbni Sina‘nın El-Kanun-Fit-Tıb kitabı idi. İslam tarihi yazarları, 9.YY’da Bağdat’ta Tanrının varlığına ilişkin felsefi tartışmaların olduğunu bildiriyor. İsteyen istediğine inanır elbette, ama bugün Bağdat’ta bu tartışılamıyor. Sonuçta baktığınız zaman, bundan 1200 yıl önce olan felsefi sorgulama, eleştiri vb kültürünün bugün İslam coğrafyasında bulunamadığını görüyoruz.

Zaten son beşyüz yıllık tarih boyunca da olmamış. Osmanlı İmparatorluğu yedi yüz yıl hüküm sürmüş, ama Hammer‘e kadar (19YY) Osmanlı İmparatorluk tarihini anlatan bir tane Osmanlı tarihçisi yok. Doğu Avrupa’dan Kuzey Afrikaya hükmeden imparatorlukta, bir tane coğrafyacı yok. Bilimadamı, filozof, matematikçi, mucit yok. Fuzuli onsekiz bin kelimeyle yazıyor ama halkın ancak 3%’ü yazdıklarını anlıyor. Yazılı halk edebiyatı yok, parlamento kuruluşu 19YY’ın ikinci yarısında.

Böyle olunca da, çok övündüğünüz imparatorluklar cehaletten batarken; 1070’te Kutadgu Bilig yazılırken ortada olmayan İngilizce dili dünyaya hakim oluyor. Siz de bu sistem içinde ancak hamasetle beslenen, tüketim ile uslanan toplumlar yaratabiliyorsunuz.

 En Yüksek Minare ?

Dubai’de bulunan Burj El Arab binası, herhalde İslam coğrafyasındaki en yüksek binalardan biri. 7 yıldızlı otel olarak kullanılan bina, Kanadalı mimar Tom Wright tarafından tasarlandı, WS Atkins firması tarafından da inşa edildi. Bu binayı Araplar yapmadı, Abu Dhabi’de bulunan Modern Sanat Müzesini de öyle. Bizim müteahhitlik firmalarımız dünyada ilk sıralara oynuyorlar, peki neden boğaz köprüsünü ve diğer teknolojik olarak gelişmiş yapıları yabancı firmalar yapıyor ? En yüksek minareyi dikmek marifet olsa, Dubai dünyanın en gelişmiş kentlerinden biri olur. Ama bu fotoğraftan da görebileceğiniz gibi durum bunun tam tersi. Çok yıldızlı otellerde konaklayan insanlar, çıkıp kentin kendi yaşamına karıştığında bambaşka bir gerçeklik ile karşılaşıyor : azgelişmişlik!

En çok minareli, en büyük camiyi yapmak; İslam coğrafyasında Arapların son yıllarda başlattığı “kıroyum ama para bende” istinat duvarına bir tuğla daha koymak anlamına gelir.  Kaldı ki, İslam coğrafyasının en büyük camisini yapmak, Türkiye’de son yıllarda başını alıp yürüyen şekilci dindarlığın da en tepe noktalarından birini oluşturuyor. Tüketim toplumu ve kültür endüstrisi, insanların gündelik hayattaki tercihlerine yön verebildiğinden kitlesel ve şekilsel olarak dindarlaşan ülke, aslında meselenin bizzat özünü kaçırıyor.

İslam Mimari Eserlerinin Ruhu

Mutlak büyüklük İslam inancı gereği yalnızca Allah’a mahsus olduğundan, mimari üslup bu geleneği yansıtır. En büyük ibadethane, ancak Hristiyan ortaçağında kilisenin insanları ezdiği zamanların bir izdüşümü olarak, insanların ulaşamayacakları bir Tanrı ve kilise olgusunun tezahürü olarak yapılmıştır. Merak ederseniz, örnekleri burada ve burada. Kilise mimarisini insancıl boyutlara indirmek ise, ancak rönesans döneminde yapılabildi.

Selimiye Camii ile Vatikan’daki San Pietro katedralini karşılaştıracak olursanız, Selimiye’nin katedrale göre daha küçük olmasına karşın daha büyük, azametli göründüğünü farkedersiniz. Çünkü insan gözü, büyüklüğü yalnızca göreli olarak algıladığından, Selimiye’nin etrafındaki külliyenin oransal ölçüleri normale göre küçük yapılmıştır. Bu sizi yanıltır, bir büyüklük yanılsaması verir. (bkz Turgut Cansever, Kubbeyi Yere Koymamak)

Tersine, İslam sanatında küçük ölçeklerde yapılan süslemeler; söz gelimi kündekari tahta işlemeleri, hat sanatı, halı ve bezemeler, tam olarak İslam sayılamamasına rağmen minyatür sanatı, küçük ve mütevazi olanın daha insancıl, daha güzel olduğunu tarihsel örnekleriyle bize gösterir.

Selimiye’nin yanında Sokullu Mehmet Paşa ve Mihrimah Sultan Camilerini yapmış Sinan’ın dehası da buradan gelmektedir. Süslemelere bakarsanız, anlaşılıyor.

Türkiye coğrafyasında, Sinan’dan bu yana farklı bir cami mimarisi üslubunu ortaya koyamamış olmak, beşyüz yıllık bir ataletle açıklanabilir ancak. Sinan’ın camilerinin daha büyüğünü, ancak beş yüz yıl sonra yapmak, olsa olsa tarihle misket yarıştırmak anlamına gelir.

Faisal Camii, İslamabad Pakistan. Mimar : Vedat Dalokay Fotoğraf : M.Omair

Vedat Dalokay’ın Ankara Kocatepe’de tutuculuk nedeniyle uygulanamayan yukarıdaki tasarımına ağlama devri geçti elbette, ama hiç mi çevremize bakacak gücümüz yok ? Yeni dönem yapılarından, Antalya’daki Karakaş Camisi, İstanbul’daki Şakirin Camii neden göze görünmüyor?

Yani eğer yegane derdiniz dünyanın en büyük camisini yapmaksa, dilden düşürmediğiniz dinin ruhundan, tevazudan, dünyeviliğin boşverilmesinden, batınilik ve tasavvuftan hiçbir şey anlamamışsınız demektir.

Küçük olan abidevi olmaz adlı inanç bizzat İslam mimari geleneği tarafından yıkılalı çok oluyor, bu camiyi yapanlar içinde bulundukları “yaşadığımız devir ayrı bir devirdir” megalomanisinden acilen sıyrılmalı ve Türkiye’nin en önemli mimari projesini birkaç haftada  “çiziverme” gayretinden vazgeçmelidir. Eğer oraya gerçekten bir cami yapılacaksa, kültür insanlarının, mimarların hep birlikte bu konuya kafa yorması gerekir.

Unutmamak gerekir, hiçbir yapının yüksekliği, zemin seviyesindeki az gelişmişliği örtmez.

Sıradan Bir Sergi Değil : Van Gogh Alive

İstanbul’daki Van Gogh Alive sergisinden…

Farkında olmayanlar için, İstanbul’dan sergi kavramının içeriğini dönüştürücü bir sergi geçti. Van Gogh Alive, Abdi İbrahim sponsorluğunda Türkiye’ye geldi ve dahi ressamın hayatını, izleyicilere hiç deneyimlenmemiş yepyeni bir formatta sundu.

40 projektör ile karanlık bir odada aydınlanan sütunlar, duvarlar, 3.000’den fazla yüksek çözünürlüklü görüntü ve müzik ile Van Gogh sergisi ziyaret etmiyorsunuz, sergi bizzat içinizden geçiyor. Sonbahar’da Ankara Cer Modern’de açılacak bu sergi için Ankara’ya gidilir, görülür.

Basın bülteninden :

Türk ilaç sektörünün lideri Abdi İbrahim, 100’üncü kuruluş yıldönümünü, dünyanın en büyük ressamlarından biri olarak kabul edilen Van Gogh’un eserlerini bugüne kadar hiç deneyimlenmemiş yepyeni bir formatta sunan Van Gogh Alive Dijital Sanat Sergisi ile kutluyor.

100. yılında yenilikçi bir projeye imza atan Abdi İbrahim’in önderliğinde Singapur’daki dünya prömiyerinin ardından ilk kez Türk sanatseverlerle buluşan, geleneksel sanat ve modern teknolojinin sentezlendiği Van GoghAlive, dahi ressamın en ünlü eserlerini 3,000’in üzerinde dijital imaj ile çerçevenin içinden çıkararak izleyicilerine klasik müze gezisinin çok ötesinde bir deneyim yaşatıyor.

Abdi İbrahim’in 100 yıllık bakış açısını yenilikçi çizgisiyle yansıtan Van GoghAlive, dev ekranlar, duvarlar, kolonlar, zemin ve hatta tavanı kaplayan 3000’den fazla dev boyuttaki Van Gogh görseliyle, ziyaretçilerine geleneksel müze ziyaretlerinde bildiklerini unutturarak sanatla olan bağlarını değiştiriyor. Van Gogh Alive, ışık, renk ve seslerin etkileyici uyumunu kullanarak duyuları uyarırken, bir serginin nasıl olabileceğine dair oluşan tüm düşüncelere meydan okuyor.

Grande Exhibitions Avustralya tarafından tasarlanan ve çerçevesi olmayan sergi Van GoghAlive’da, ünlü sanatçının 1880-1890 yılları arasındaki çalışmaları ve hayat deneyimlerinden oluşan coşkulu ve canlı detaylara sahip yapıtları; SENSORY4 teknolojisiyle donatılmış yüksek çözünürlüklü 40 projektör aracılığıyla dev ekranlara, duvarlara, kolonlara, zemine, tavana yansıtılıyor.

Geleceğini, insan kaynağı, teknolojik alt yapısı, yatırımları ve köklü geçmişinden aldığı güçle şekillendiren Abdi İbrahim, “Van Gogh Alive” Digital Sanat Sergisi’ni, 10 Şubat – 15 Mayıs 2012’de İstanbul Karaköy, Antrepo 3 ve 15 Ekim – 30 Aralık tarihleri arasında ise Ankara Cer Modern’de ziyaretçileriyle buluşturuyor.

 

Ancak bizim sormamız gereken şey belki de şu : klasik sergi olanaklarının dışında böylesi yeni imkanlar varken, bunları kendi değerlerimiz için neden kullanmıyoruz ?

Çok önemli bir işiniz yoksa, Cer Modern’de bu sergiyi mutlaka görün.

Aşağıda, sergi ile ilgili bir youtube videosu da izleyebilirsiniz.