Mücadele Üzerine

Mücadele Üzerine

Ben Horowitz‘in “The Hard Thing About The Hard Things” kitabından alıntıdır..

Her girişimci şirketini berrak bir başarı hayali ile kurar. İnanılmaz bir ortam yaratacak ve en zeki insanları size katılmaya ikna edeceksinizdir. Birlikte müşterilerin ağızlarını sulandıracak bir ürün yaratacak ve dünyayı birazcık daha iyi bir yer yapacaksınızdır. Herşey harika olacak.

Continue reading “Mücadele Üzerine”

Reklamlar

Martı…

Martı Jonathan sahildeki sürüye döndüğünde vakit gece yarısını bulmuştu. Müthiş yorgundu, başı dönüyordu, yine de inişe takla ile başladı ve zarif bir devinimle süzülerek inişini tamamladı. Öteki martılar yeni buluşlarımı duyunca sevinçten çılgına dönecekler diye düşündü. Yaşam, bağrında taşıdığı olanaklardan ötürü ne büyük bir anlam yüklüydü! Balıkçı teknelerini bezginlikle izlemenin ötesinde çok şey vaat ediyordu artık. Yaşamın da bir amacı olmalıydı. Kendimizi bilgisizlikten arındırabilir; akıl, bilgi ve yücelik içinde özümüzü yeniden kazanabiliriz. Özgür olabiliriz. Uçmayı öğrenebiliriz…

Önünde umut dolu yıllar vardı ve gelecekten sesler duyuyordu Jonathan. Aşağı indiğinde martı sürüsü kurultayını toplantı anında buldu. Görünüşe bakılırsa uzun süredir toplantıdaydılar, birini bekliyorlardı sanki.

Yaşlı kurultay başkanının tok ve egemen sesi yüksek bir törendeymişçesine çınladı: “Martı
Jonathan Livingston, ortaya çık!” Böyle bir çağrı ya büyük bir onurlandırma ya da büyük bir suçlama anlamına gelirdi. Ama şimdiye değin onurlandırma çağrısı martıların önderlerinisaptamak için yapılmıştı, bu sabah toplu kahvaltıdayken buluşumu izlediler!

Ama ödüllendirilmek istemiyorum ben, hiç düşünmedim bunu. Amacım önder olmak değil.Yalnızca öğrendiklerimi paylaşmak, hepimizin önünde engin ufuklar açmak isterdim. Bu düşüncelerle ortaya doğru ilerledi.

Yaşlı Kurultay Başkanı: “Martı Jonathan Livingston, utanç adına ortaya çık ve martı arkadaşların bakışları altında küçül!” dedi.

Bu sözleri duyunca Martı Johathan’ın beynine balyozlar indi, dizlerinin bağı çözüldü,tüyleri sarktı, kulakları uğuldadı. Utanç adına ortaya çıkmak! Hayır, olamaz! Ya buluşu?…Anlamıyorlar!… Yanılıyorlar, yanılıyorlar!…

O tok ve egemen ses bir kez daha duyuldu: “…pervasız bir sorumsuzlukla martıtoplumunun saygınlığını sarsmak, geleneklerini çiğnemek…”

Bu suçlama, onun martı toplumundan dışlanması, uzaklardaki Sarp Kayalar bölgesine bir
başına sürgün edilmesi demekti.

“…bir gün, Martı Jonathan Livingston, sorumsuzluğun çıkmaz bir yol olduğunu anlayacaksın. Yaşamın sırrına erilemez. Bu dünyaya gelişimizin tek nedeni vardır.Yiyeceğimizi bulmak ve olabildiğince uzun yaşamak.”

Sorguda iken hiçbir martı kurultaya karşı kendini savunamazdı. Ama Martı Jonathan,çınlayan sesiyle bu kuralı da yıkıyordu: “Sorumsuzluk mu kardeşlerim? Yüce bir yaşamın amacını, anlamını görüp onun peşinde koşan bir martıdan daha sorumlu biri var mıdır?Binlerce yıldan beri artık balık kafaları peşinde sürüklendik. Oysa şimdi, yaşamak için başka bir amacımız var: Öğrenmek, yeniliklere kucak açmak, özgür olmak. Bir şans tanıyın bana; bulduklarımı, öğrendiklerimi sizlerle paylaşayım.”

Sürü, taş kesilmişti sanki.

Sonra hep bir ağızdan haykırdılar: “Kardeşlik öldü!” Hepsi anlaşmış gibi sırtlarını dönüp kulaklarını tıkadılar ona. Duruşma sona ermişti.

Martı Jonathan, geri kalan günlerini yalnız başına geçirmeye başladı. Sarp Kayalar
bölgesinde n de ötelere uçarak yeni bölgeler keşfediyordu. Üzgündü, ama yalnızlık değildi bunun kaynağı. Onu asıl üzen şey, öteki martıların Tanrısal bir uçuş gücüne inanmayıyadsımış olmalarıydı. Onlar bakmaktan ürkmüşler, ileriyi görmekten kaçınmışlardı.
Martı Jonathan, öğrendiklerine her gün yeni şeyler ekliyordu. Artık yüksek hızla dalışyapabiliyor, suyun üç metre altında yüzen o az bulunur lezzetli balıkları kolaycaavlayabiliyordu. Yaşamak için ne balıkçı teknelerine ne de küflenmiş ekmek artıklarına gereksinim duymuyordu artık. Gövdesini karadan gelen esintiye bırakarak havada uyumasınıöğrenmişti. Böylece, güneşin doğuşundan batışına değin yüz mil uçabiliyordu. Öteki martılar kötü havalarda aç açına sahillerde pinekleyedursun; o, sezgisiyle yoğun sis tabakalarınıyararak göz kamaştırıcı duru gökyüzüne ulaşabiliyordu. Kara parçalarını taa içlerine sokulanrüzgârların sırtına biniyor, oralarda nefis böcekler ele geçirebiliyordu.

Bir zamanlar sürüsü için neler düşündüyse, şimdi bunların tümünü yalnız başına
gerçekleştiriyordu. Uçmayı öğrenmişti ve bunun diyetini ödediği için hiçbir pişmanlık
duymuyordu.

Richard Bach – Martı