Kral Çıplak : Yarışmalar Üzerine Düşünceler…

Bugün uzun zamandır zihnimi kurcalayan bir konudan söz etmek istiyorum. İzin verirseniz daha başlamadan söyleyeyim: Fotoğraf yarışmasına katılmak, kazanmak, oralarda yarışmak ile ilgili hiçbir sorunum yok, yarışanlarla da yok.

Ama fotoğraf dünyamızda “yarışma” başlığı altında özetlenebilecek olan türlü çeşitli gariplikler var.

İnsanların fotoğraflarıyla yarışmalara girmesi, onlardan ödül kazanınca sevinmesi hoş bir şey, özellikle de amatör fotoğrafçılar için.

Sorun, yarışmaların fazlasıyla ciddiye alınmaya başladığı andan itibaren başlıyor. Daha sonra devreye garip kuralcılıklar, protestolar vs giriyor.

Tanım gereği fotoğraf yarışması, fotoğrafların yarıştığı ve en beğenilen “tek” fotoğrafların ödül aldığı etkinlik. Ödüller para veya ayni şekilde yapılabiliyor ve katılımcılar (yarışma kitabına uygun yapıldıysa) TFSF tarafından titizlikle denetlenmiş bir şartnameye uygun olarak ve gönderilen bir temsilcinin nezaretinde yapılıyor.

Ama bunlardan hiçbiri, yarışma katılımcılarının sonuçlardan oluşabilecek olası memnuniyetsizliğini örtmeye yetmiyor. İtirazlar, şikayetler, dedikodular vs. Jürinin yakınları ödül almış, jüri kötü fotoğraflara ödül vermiş, vs.

Burada yazdığım bir yazıda “yarışmalar iyidir, ama fazla ciddiye almazsanız” demiştim.

Türkiye’de her yıl yüz yirminin üzerinde fotoğraf yarışması yapılıyor. Her gün binlerce fotoğraf sitelerde paylaşılıyor, destekleniyor. İnsanların fotoğrafı sevmesi, zamanının bir kısmını kendilerine estetik gelen fotoğraflarla geçirmeleri güzel bir şey.

Temel sorun, bunun sonrasında başlıyor. Yarışmalar için üretilen şeyin ne olduğu sorusuyla birlikte.

Yarışmalar İçin Üretilen İşler, Sanat mı?

Üzgünüm, ama hayır. Daha doğrusu, bir fotoğrafın sadece “güzel çekilmiş” olması onu bir sanat eseri yapmıyor. Estetik veya göze hoş gelen bir yapısı olması, hatta ve hatta içinde bir öykü/hikaye barındırıyor olması da öyle. Fotoğraf sadece “güzel” veya “ay çok güzeeelll” olduğu için sanat eseri haline gelmez. Tolstoy’un “Sanat Nedir?” adlı 1896 tarihli kitabında yaptığı sanat tanımı, çokça tartışılmasına rağmen hala geçerliliğini korumaktadır.

Sanat eseri, sadece güzellik üretmek için ortaya çıkmış bir yapıt değildir. Çünkü güzellik, objektif olarak tanımlanabilecek ve üzerinde uzlaşmaya varılabilecek bir kavram değildir, dolayısıyla da sanatın ne olup olmadığı konusunda bir kriter olarak kullanılamaz. Sanat bir iletişim ve ifade biçimidir. Daha doğrusu Tolstoy tarafından yapılan tanımıyla sanat, bir duygu veya deneyimin öyle bir şekilde ifade edilmesidir ki; o duygu veya deneyim hedeflenen kitle tarafından da paylaşılabilsin. Tolstoy için, sanatın en önemli özelliği samimiyetidir. “Özgün” ve kişisel duyguları paylaşabilmelidir ki, gerçek bir sanat eseri olabilsin.

“sanatlı” bir fotoğraf, bir felsefeye yaslanan bir şey söylemek ve bu söylemi bir portfolyo ile ortaya koymak zorunda…

Fotoğraf, fotoğrafçının portfolyosu olabildiği sürece varolabilen bir sanat dalı. Tek tek ilgisiz konularda fotoğraflardan oluşan işler bir portfolyo olarak sınıflandırılamayacağına göre, fotoğrafçı portfolyosunu belirli bir kavram/konu etrafında hazırlamak zorunda. İşte burada bakış meselesi devreye giriyor. Fotoğrafçının özgün bakışı, kendisini yasladığı felsefe-fikir-kavramların zenginliğinden besleniyor. Dolayısıyla “sanatlı” bir fotoğraf, bir felsefeye yaslanan bir şey söylemek ve bu söylemi bir portfolyo ile ortaya koymak zorunda.

Takdir edersiniz ki bunun olabilmesi için, fotoğrafçının -ne fotoğrafı üretiyor olursa olsun- bir ideolojisi, bir dünya görüşü olmalı. Herkesin politik fotoğraf çekmesi gereğinden bahsetmiyorum elbette, böyle bir şeye gerek yok. Ama üretilen fotoğraflar, dünyada bir duruşun ifadesi olarak, bir felsefeye ve estetik bir bakış açısına yaslanmadıkları sürece ayakları havada, boş işler olmaktan öteye gidemiyorlar. Ancak rica ederim, ben “estetik” yazdıkça siz “güzel” olarak okumayın. Estetik demek güzel demek değil çünkü. Güzellik, estetik alanının parçalarından biri sadece.

Hal böyle olunca, yarışmalar için üretilen tekil fotoğraflar bir sanat eseri değil, olamaz, olamayacak. Yeni şeyler söylemeye çalışan bir portfolyonun bileşenleri olarak sunuluyorlarsa durum farklı elbette. Diğer türlüsü, tam anlamıyla “tek çiçekle bahar”.

İşte böylesi “pirinçsiz pilav” misali “portfolyosuz fotoğrafçıların” cirit attığı ülkemiz, yarışmalarda kazanılan başarıların biraz sahte parıltısı ile her gün çalkalanıyor. Bir düşünün, diyelim ki altın madalya aldınız, en büyük sizsiniz. Geçen yıl da birileri aldı o madalyayı, o zaman büyüsü nerede? Gelecek yılki yarışma gelmeden unutulacaksınız.

Elbette, kültürden yoksun bir estetik anlayışı sadece kendisinden öncekileri kabaca tekrarlayacağından, Türkiye fotoğrafının gökyüzü birbirlerine çok benzeyen yüzbinlerce fotoğrafla kaplanıyor her gün. Bu durum, sadece “güzel” fotoğrafın ağırlıklı olarak dolaşımda olduğu bir fotoğraf iklimi, bir kültür endüstrisi yaratıyor.

Kültür Endüstrisi ve Totaliterlik

Kültür endüstrisi, Adorno, Fromm, Hockheimer gibi düşünürlerin ortaya attıkları ve modern totaliterliğin, yani faşizmin temelini oluşturduğunu iddia ettikleri bir kavram.

Hep birlikte düşünelim, politik ya da değil, ama her koşulda içi boş, bir şeyler söylemeyen tekil fotoğraflar ve bu fotoğrafların yarışmasından ortaya çıkan geçici başarılar, bir “kültür ve ideoloji” yoksunluğu üzerinden hakim düzenin değirmenine su taşımıyor mu?

Fotoğraf, ne söylediği önemli olmayan, sadece içindeki lekeler “güzel” olmak zorunda olan bir dikdörtgen mi?
Fotoğrafçı, kadiri mutlak biçimsel kurallara göre fotoğraf çekmek zorunda olan ve daha değişik bakışları arama hakkından yoksun bir robot mu?
Fotoğrafın içindeki insanlar, doğa, birer lekeden, birer formdan mı ibaret?

TFSF tarafından yapılan istatistiki bir çalışma, son beş yılda dağıtılan toplam yarışma ödülleri ile bu yarışmalar için harcanan kargo+baskı vs harcamalarının birbirine çok yakın olduğunu ortaya koyuyor.

Sadece bu durum bile “haydan gelip huya giden” ödüller geçerken arada harcananın fotoğrafçıların potansiyeli olduğunu ortaya koymuyor mu?

Dijital teknoloji bizlere karanlık odadan bir kaçış yolu değil, yeni yaratıcılık imkanları sundu. Bu olanakları “etik” olarak kullanmak isteyenler için fotoğrafla bir şey söylemek eskiye göre on kere daha basit, çünkü çekim sonrası kimyasal/baskı işlemleri ortadan kalktı, seçmek ve elemek çok daha pratik araçlarla yapılıyor bugün.

Ama en büyük soru şu: Mesela on yıl sonra arşivinize bakarken, bir çay bardağına dair dahi on beş tane fotoğrafı yan yana koyamazsanız, kendinize “ben neyin fotoğrafını çektim” demeyecek misiniz?

Bence bunlar üzerine biraz düşünmek lazım. Zira bizler elinde fotoğraf makinesi olan robotlar değiliz.

Okuduğunuz için teşekkürler.

Reklamlar

Fotoğraf Yarışmaları ve Fotoğrafçı Hakları

Merhaba,

Uzun bir aradan sonra yine birlikteyiz. Bu yazıyı, Rob Haggart’ın Fotoğraf Yarışmaları üzerine konu aldığı şahane makalesinden ilham alarak yazıyorum. Orjinaline buradan ulaşabilirsiniz.

İzninizle, önce bazı tespitler yapmak istiyorum.

Copyright Dunechaser @Flickr
Copyright Dunechaser @Flickr

Türkiye’de fotoğraf yarışmalarına katılan, hatta hayattaki amacı sadece bu yarışmalarda yarışmak olan pek çok fotoğrafçı var. Bu durum sadece bize özgü değil, Avrupa’da ve Ortadoğu’da pek çok ülkede böyle bu. Bu nedenle Trierenberg SuperCircuit gibi yarışmalar çok popüler ve binlerce kişi katılıyor.

Aynı zamanda, FIAP’ın uluslararası kurallarına göre AFIAP, EFIAP vb. ünvanları alabilmek için uluslarası yarışmalarda sergileme derecesi almanız gerekli. Bu ünvanların ne işe yaradıklarını bilmiyorum, doğrusunu isterseniz bir fotoğrafçının uluslararası anlamda tanınırlık elde edebilmesi  için de böylesi ünvanlara ihtiyaç duyduğunu zannetmiyorum, ancak konu uluslararası boyutlarda bir ticarete de çaktırmadan dönüştürülmüş durumda.

Bakın nasıl : Ülkemiz dışında düzenlenen, büyük uluslararası fotoğraf yarışmaları genellikle bir başvuru ücretini de içeriyorlar. Binlerce kişinin katıldığı yarışmaların şartnamelerinde, 30%, 35% gibi oranlarda sergileme verildiği yazıyor. Ünvan almaya istekli fotoğrafçının aradığı şeyin ta kendisi!  Her üç fotoğrafın birine sergileme verildiği gözönüne alınırsa, ünvan almak ve fotoğrafçılığını tescillemek (!) isteyen binlerce kişi bu yarışmalara başvuruyor. Sponsorluk gelirlerini de katarsanız, yüzbinlerce euroluk bütçelerle karşı karşıyayız. Elbette FIAP bu süreçte yarışma organizatörlerinden, sonrasında ünvan alımı sırasında katılımcılardan çeşitli ücretler alıyor. Yarışma organizatörleri de kazanıyor, fotoğrafçılar da ünvanlarını alıyor.

Adını koyalım mı : FIAP, ücreti karşılığında ünvanı satıyor.

Buraya kadar bir sorun yok, alan ile satan razı ise bundan bize ne? Normal bir fotoğraf yarışması organizasyonunda ücreti ödeyen fotoğrafçıların eserleri değerlendirmeye alınır, değerlendirilir, sergileme kazanan eserler dahil olmak üzere belirli bir satınalım yapılır (veya yapılmaz) ve fotoğraflar yarışma katalogunda kullanılır, istenirse yarışmanın promosyonunun yapılacağı materyallerde (sonraki seneler için) kullanılır ve dereceye giren, giremeyen bütün fotoğraflar geri gönderilir.

Fotoğraflar genellikle tek tek değerlendirildiği için fotoğrafçı değil, fotoğraf değerlendirilir ve bir sonraki sene kazananları kimse hatırlamaz.

Test edin, üç sene önce ulusal/uluslararası fotoğraf yarışmalarında kazanan fotoğraflardan hangilerini hatırlıyorsunuz? TFSF Almanakları olmasa, bir arşiv  çalışması dahi olmayacak.

FIAP yeni yaptığı düzenlemelerle ünvanları öylesine peynir ekmek gibi dağıtmaya başladı ki, AFIAP gibi giriş ünvanlarının değeri tartışılır hale gelmek üzere.

Bu işin yabancı kısmı. Yerli yarışmalara ne diyelim?

Ulusal Yarışmalar ve Fotoğrafçı Hakları

TFSF’ye başvurusu yapılan (ve şartnamesi bu haliyle reddedilen) bir yarışma şartnamesinden alıntı:

(…) Yarışmaya katılan fotoğrafların her türlü hakları yarışmayı düzenleyen kuruma aittir. Fotoğrafçı, dereceye giremese dahi fotoğrafları üzerinde herhangi bir hak iddia edemez (…)

En sonra söyleyeceğimi en başta söyleyeyim: Ülkemizde, fotoğraf sanatına destek olmak için yarışmalar düzenleyen özverili, fotoğrafsever kurumlar olduğu gibi, ajanslara vereceği paranın beşte birine reklam fotoğrafları çektirmek amacını güden ve fotoğrafçı haklarını hiçe sayan kurumlar da var!

Yukarıdaki şartname bir örnek, ama her yıl böyle onlarca örnekle karşı karşıyayız. Kaldı ki, firmasının, belediyesinin reklamını yaptırmak için gelen fotoğrafları herhangi bir izin almaksızın kullanan kurumlar da var. TFSF onayının dışında yapılan yarışmalar bunlar. Söylemeye gerek yok, fotoğrafçıya şartname dışı kullanımlar için bir ödeme yapıldığına ben bugüne kadar pek rastlamadım, bir kaç örnek haricinde.

Fotoğraf bir eserdir. Her fikri eser gibi, telifi ve bir maddi karşılığı vardır, alınıp satılabilen bir metadır. Türkiye’de fotoğrafçılar, ünvan veya başka nedenlerle yarışma fotoğrafçılığı iştahına kendilerini kaptırdıkları zaman, işte yukarıdaki örnekleri gibi gizli veya açık sömürüye bütün kapılarını açmaktadır. Üstelik te bu, neredeyse gönüllü bir anlayışla yapılmaktadır.

Kaldı ki, yarışma başarısı hırsı bu ülkede öylesine örnekler yaratmıştır ki, şartnamelerde yazan kuralların açık ihlali ile nitelikli sahtekarlık yapan sözde fotoğrafçılar türemiştir.

Yarışmalar ile ilgili fotoğrafların değil fotoğrafçıların değerlendirildiği, fotoğrafların şartnameye uygun kullanıldığı, fotoğrafçıların haklarının korunduğu, telif ve ödül ücretlerinin zamanında ve tam olarak ödendiği, ödül kazanan eserlerin bir başka fotoğraf dalının (tanıtım fotoğrafı gibi) ikamesi olarak kullanılmadığı yarışmalar gerekli.

Bu düzene dur diyecek olan, sonuç itibariyle yine fotoğrafçılardır. Fotoğrafçılar, kendi mecralarının etik tarafına sahip çıkmadıkları, buna dair bir bilinç oluşturmadıkları zaman, bu alan her zaman ucuz emek sömürüsüne açık olacaktır.

Bir Fotoğraf Yarışması Ödül Töreninden İzlenimler

Trierenberg Super Circuit yarışmasının ödül töreni, 19 Ekim 2009 Pazartesi akşamı Avusturya’nın Linz kentinde yapıldı. Bursa Fotoğraf Sanatı Derneği olarak iki bireysel, bir dernek altın madalyası ile ödüllendirildiğimiz için galaya davet edildik, ve davete icabet ederek gittik.

Hepimizin, fotoğraf yarışması organizasyonu ile ilgili algısını değiştiren bir gece oldu. Aşağıda, bu geceden izlenimlerimi bulabilirsiniz.


Utku Kaynar, Osman Önder ve Önder Turacı, törene ev sahipliği yapan merkezin girişinde
Utku Kaynar, Osman Önder ve Önder Turacı, törene ev sahipliği yapan merkezin girişinde


Dünyanın En İyi Fotoğrafları (!)

Törene üstünde dünyanın en iyi fotoğrafları yazan, bu yılın kataloğuna da kapak olmuş bir afişin önünden girdik. Etkinliğin (yarışmanın) 36 sponsorunun logolarının önünden geçerek. Tören, Linz kentinde Design Center isimli merkezde yapılmaktaydı. İçeride, konularına göre seçilmiş bulunan yaklaşık 200 fotoğraftan oluşan bir sergi bizi bekliyordu.

 


Önder, sergi salonunda
Önder, sergi salonunda


Fotoğrafların arasında yarışma birincisi Howard Schatz’dan, Önder Turacı’nın ödüllü fotoğraflarına, sergileme alan eserlerden tematik seçkilere kadar her şey vardı.

Bunu da görünce anladık ki, TSC dünyanın en kalabalık katılımlı fotoğraf yarışmalarından biri. Yaklaşık 4000 kişi katılıyor her yıl, ve bu en az rakam. Bu katılımın 30%’una ödül veya kabul (acceptance) veriyorlar. Etkinliğin bu denli çok ilgi görmesinin ana unsuru bu durum.

Profesyonellik, profesyonellik

Profesyonelce düzenlenmiş bir gala organizasyonu, daha ilk dakikadan itibaren kendini belli etti. Gala salonu bütün davetlilerin masa düzenleri ile birlikte düğün gibi süslenmişti. Sahnede bulunan üç tane dev ekran ile ne yapacakları sorusu, bir süre sonra yerini gösterilerden aldığımız keyfe bıraktı.

 


Gala Salonu, törenden önce
Gala Salonu, törenden önce


Yaklaşık 350 davetlinin geldiği gecede hiçbir şey şansa bırakılmamış.

Örneğin, size madalyanızı sahnede vermiyorlar. Bunun için bir “al-götür” standı kurulmuş, isminizi (veya organizasyonunuzun ismini) söyleyip madalyanızı görevli hostesten alabiliyorsunuz. Bu esnada yine görevli fotoğrafçı gelip fotoğrafınızı çekiyor.

 


BUFSAD Altın Madalyasını alırken
BUFSAD Altın Madalyasını alırken


Sahne düzenini ve gösterinin genel organizasyonunu yöneten profesyonel bir ekip var. Bu ekip, TV reji sistemi ile de çalışarak salonda sabit ve seyyar haldeki 6 kamerayı da yönetiyordu. Bu kameralardan yansıyan görüntüler (söz gelimi adınız okunduğunda sahneye çıkarken) anında ana ekranın yanındaki yardımcı ekranlara transfer ediliyor.

 


Galanın açılışı, Dr.Chris Hinterobermeier konuşurken
Galanın açılışı, Dr.Chris Hinterobermeier konuşurken


Kullanılan kameradan projeksiyon makinelerine kadar her şey en üst kalitede. Ana ekranın boyutu 3×5 metre idi ve 1.5 m büyüklüğündeki bir projeksiyon cihazı ekrana sürekli HD görüntü gönderiyordu.

Fotoğrafçıları sahneye gruplar halinde çıkartıyorlar ve aralarından seçilmiş olan üç kişi ile röportaj yapıyorlar. Ne mutlu ki röportaj yapanlardan biri BUFSAD üyesi Önder Turacı idi.

 


Önder sahnede
Önder sahnede


Röportaj sırasında, fotoğrafçının da fotoğrafları ekrana yansıyor ve ortaya yukarıda gördüğünüz etkileyici manzara çıkıyor.

Bilgi için, TSC’yi düzenleyen aynı ekip, Katar’daki Al Thani Award fotoğraf yarışmasını da anahtar teslimi organize ediyor. Bir anlamda bu bir iş, FIAP destekli olarak ticarete dökülmüş durumda.

 


BUFSAD Heyeti, Dr.Hinterobermeier ile
BUFSAD Heyeti, Dr.Hinterobermeier ile


Gecenin sonunda, konukseverliğini esirgemeyen Dr.Hinterobermeier’e ve masamızı paylaştığımız Macar dostlarımıza veda ederek otelimize döndük.

Sonuç olarak şunu söyleyebilirim ki böylesi büyük ve attığı her adım sponsorlarca ödenen (36 tane var) bir organizasyon doğal olarak bir hobi yarışmasından çok bir ticari işletmeyi andırıyor. Her ticari işletme gibi tüm paydaşları için iyi sonuçlar yaratmak peşinde, yani katılımcılar (30% u en azından sergileme alıyor), FIAP (onay veriyor, ana sayfada reklam da var), sponsorlar (böylesi büyük bir organizasyonla çok etkin tanıtım yapıyorlar) ve elbette, düzenleyiciler. Kişi başı katılımın 40 Euro’dan başladığı ve kategori arttıkça yükseldiği bir yarışmadan söz ediyoruz.

Bununla birlikte, tüm dünyadaki amatör fotoğrafçılarda yarattığı ciddi heyecana da tanık olmamak elde değildi.

Esas mesele şu ki, böylesine ciddi organizasyon ve iyi sonuçlar üretmesi için bir yarışmanın bu seviyede profesyonelce yapılması gerekiyor.

Bizim yarışmalarımız da bu gibi organizasyonel seviyelere gelebilir.

Trierenberg’den öğreneceğimiz çok şey var.

Bu vesileyle, Trierenberg’de ödül kazanan Deniz Köse, Arif Miletli, Galip Çetiner, Leyla Şirin, Osman Önder, Önder Turacı, Ömer Yağlıdere, Cem Gençler, Yusuf Dülgeroğlu ve Zeynep Diniz’den kurulu BUFSAD ekibini ve ayrıca bireysel altın madalya kazanan Önder Turacı ve Ömer Yağlıdere’yi tekrar kutluyorum.